yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2011 Salı

Bloguma Dokunma



Yasakların ardı arkası kesilmiyor.Her gün acaba bugün ne yasaklanacak diye düşünmekten bıktık artık.Kaçak maç yayınlara erişimin engellemesi yerine tam Türkiye'ye yakışan toptan blogspotu kapatma kararı maçı kaçak yayınlayanları değil bizleri etkiliyor.İnternet kullananlar sporu bloglardan takip ediyor, blogların düşüncelerini öğrenmek istiyor.Birileri ne yapıyor?Hem insanların bir olay, ir konu hakkında yazmasını, kendisini ifade etmesini engelliyor hem de bu blogları takip edenlerin keyfini kaçırıyor.Yazıklar olsun gerçekten.Her gün biraz daha bu ülkeden nefret ettiriyorsunuz.Yazıklar olsun.Bu konu hakkında Borges güzel bir yazı ele almış.Dileyenler ulaşabilirlerse okusunlar.

21 Aralık 2010 Salı

Ömür mü Engelli Yoksa...



ÖSYM'nin Ales rezaleti eşliğinde ilk sınav deneyimim 19 Aralık 2010 pazar günü gerçekleşti;

Madem biz Engelliler (engellenenler) Engelliliğimizi bildiren raporumuzu Ankara ÖSYM Başkanlığına göndermekle yükümlüyüz, sizlerde üzerinize düşen görevleri yerine getiriniz, bizlere bangır bangır dayatmalar getiriyorsunuz, karşılığında Anayasal hakkımız olan sınava girişimizi insanca yapmamıza olanak sağlamıyorsunuz. Ankara'dan kalkıp gelip, tek tek okulların koşulları bize uygun mu diye kontrol etmenize gerek yok, her üniversite kampüsünün binasından sorumlu, kurumunuza bağlı çalışanlarınız var, onlardan binaların mimari koşullarının uygun olup olmadığını düzgünce saptayın. Olmayanları da artık düzenleme çalışmalarına biran evvel girişin!..

Elimizdeki sınav Giriş Belgemize ''ENGELLİ' ' diye yazı yazmayı ihmal etmiyorsunuz; Sınav saati 09:30 ancak güvenlik aramaları sebebiyle 60 dakika önce okul bahçesinde bulunmamızı tavsiye ediyorsunuz.

Gelelim olaya;

ÖSYM tarafından belirlenen okul İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler MYO binasıydı. 08:45'de okul bahçesinde olabildik, benden önce gelenler ve sonradan teker teker gelenler ile. Dakikalar ilerledikçe çeşitli engel gruplarından Engellileri görünce anladım ki bu okul sadece Engellilerin girmesi için belirlenmiş bir okul ancak, daha okulun bahçesine girerken sekiz basamaklı bir kapı var (yardımcı oldular, diğer binaların arkalarından basamaksız bir şekilde bizleri güvenlik görevlileri içeri getirmişlerdi)

Sınavın yapılacağı binanın girişinde de üç basamak var ve o mühim soru bina görevlilerinden tekerlekli sandalyede oturan bizlere soruluyor ''sınav yeriniz bir alt katta biraz yürüyebilir misiniz?''
Bu soruyla Atatürk Havalimanı'nın girişindeki güvenlik geçişi sırasında da çokça muhatap oluyorum, yahu ''yürüyebiliyor olsam bu sandalyede işim ne?''
Neyseki yine o bina görevlileri içeri girip daha önceden sınıflara yerleşmiş, görme engelli arkadaşlarla bizlerin sınıfının katını değiştirerek çözüm getiriyorlar. Bizden önce getirilmiş, sınıflara taşınmış kişiler tekrar sandalyeleri ile taşınıyorlar, zemin katta bulunan bir sınıfa yerleştiriliyorlar.

Bir süre sonra bir kişi daha geliyor o da tekerlekli sandalyede; on beş dakika önceki olumsuzlukları yaşamamıştı, sınıf sıraları eski tip birleşik banklı masalardan oluşuyor, beyfendi doğal olarak sandalyesi ile oraya transfer olamadığından haklı olarak kıyameti koparıyor; işte o an bu rezalate zemin hazırlayanların yaşamadığı bir duygu hepimizde oluyor UTANMA, insanlığınızdan utanç duyuyorsunuz.

Neyse ki sınav görevlilerinden yana şansımız yaver gidiyor da, beyfendiyi sakinleştirip, bu olumsuzluklara rağmen birazdan gireceği Ales sınavına yoğunlaşması için telkinde bulunuyor (benim elim ayağım ilk on beş dakika titredi). Beyfendiye nerede oturduğunu sordum, Sarıyerde oturuyormuş, bu da büyük bir sorun, bu kişinin 08:30'da orada olabilmesi için 07:30'da yollara çıkması demek, Sarıyer'den gelen birini ne çeşit bir akılla Beyazıt'a verirsin?

Kimimize seyyar tekli masa getiriliyor, kimimiz sınav görevlerinin transferlerimize yardımıyla sıraya oturtuluyor, kimimiz ise iki masa arasındaki koridor gibi boşlukta sandalyesi ile oturuyor, yazdığı yöne göre o tarafın masasını yanına alıp, boyun ağrıları ile beraber sınava giriyor.

Bir Engellinin Sınava gidiş Serüveni;

İstanbul'da Bedensel Engellilerin kullanabildiği belediye otobüslerinin sayısının on yedi olduğunu okumuştum, doğal olarak sınav günü ben de Bakırköy'den 08:00'de evimden çıktım tabi taksiyle, bir de dönüş taksi parasını ekleyin. Kuzenim de bu sınava girdi ancak sınav giriş yeri oturduğu semtte, evine beş dakikalık mesafedeydi. Bahçelievler'de de Marmara Üniversitesi Kampüsü var, madem Engelli için fiziksel koşulları olmayan bir yere verecektin, bari evime yakın bir okula verseydin.

Taksi parasını da mühim etmeyelim; evinden çıkıp, sınav sonrası evine dönmesi arasındaki süre en az beş buçuk saattir (kabaca sekizde evden çıksak, 12:30'da sınav bitti, 13:30'da evindesin) Bedensel Engellilerin bu süre boyunca tuvaletini tutma zorunluluğu.

Gelelim ısıtmaya, Ales'e giren pek çok kişiye sordum, girdikleri okulda ısıtma problemi yaşadılar mı? diye, genelde çok az da olsa soğuktan pek şikayetçi olmadılar; bizler orada donduk (giderken kat kat giyinme önlemi alsamda)

Cep telefonu, anahtar gibi önemli eşyalarımı yanımda almama da izin yok, dolayısıyla bana refaket eden biri ile oraya gitmem gerekmektedir; taksi vs. için telefona ihtiyaç duyacağım . Neyseki bu yardımı da bir diğer kuzenim üstlendi.

ŞİMDİ BAKALIM ÖNÜMÜZDEKİ SINAVLARA...

Bence Ales'in sözel bölümünde 40 ile 50 arasındaki soru şekillerinden buradaki anlattıklarıma benzer bir soru hazırlayıp 2011 Ales'te sormalılar.

Örnek soru;

Ömür'ün Ales sınavına girerken giyeceği yeşil yün kazak, lacivert yelek, kırmızı şal ile siyah kar pantalonu; mor, mavi, siyah renkt dört farklı montu vardır. Ömür'ün Ales'te ne giydiği ile ilgili şunlar bilinmektedir:

* Yeşil yün kazak ve siyah kar pantalonu

* Lacivert yelek ve siyah kar pantalonu

* Kırmızı şal ve siyah kar pantalonu

1.soru Ömür 19 Aralık 2010 Ales'de hangilerini giymesine rağmen üşümüştür?

2.soru Ömür 26 Aralık 2010 ÜDS'de hangilerini giyerse üşümez?

3.soru Ömür'ün siyah kar pantolunu giydiği halde üşüdüğü bilinmektedir, öyleyse Ömür ÖSYM'dekilere ne demiştir?

4.soru yoksa Ömür ÖSYM'ye zaten giydirmiş midir?

Ömür Kınay

Ömür Kınay'ı bilenler bilir bilmeyenler ise burayı ziyaret edebilir.Hafta sonu Ales vardı malum.Ömür de bu sınava girerken yaşadığı zorlukları güzel bir yazıyla anlatmış.Ben de sizlerle paylaşmak istedim.Sizden ricam bu güzel yazıyı paylaşın ve Ömür gibi arkadaşlarımızın neler çektiği hakkında bir bilgimiz olsun.Kafadan engelli olanlar anlamıyor bari bizler bir şekilde bu sorunu dillendirelim.

2 Aralık 2010 Perşembe

Alex "Yazıcı" Olmalı



2050’lerde yeni Fenerbahçe tarihi yazılırken büyük bir ihtimalle 21’inci yüzyılın ilk yıllarından “Alex evresi” olarak bahsedilecek. Bu doğru…
Çağdaş Fenerbahçe ansiklopedisinde Daum 3, Zico 10 sayfada ancak yer bulabilecekken belki Alex’in 50 sayfaya ihtiyacı olacak. Bu da doğru…
Ama yine de Alex’in ilk 7 sezonluk performansının Süper Lig’de bir yıl daha kalmasına yetip yetmeyeceğini tartışmakta da bir sakınca göremiyorum doğrusu. Koskoca Real’den “Raul Madrid”  diye söz ettiren yaşayan efsane şu anda Schalke’deyse, Alex’in de tartışılamaz olduğunu düşünmek biraz fazla iyi niyetli kalır sanki.
Lâkin Alex tartışmasını yaparken de sanırım parametreleri doğru belirlemek gerek: Kocaman’ın Fenerbahçe’sinin bu sezonki anlayışı ne? Alex, Fenerbahçe’de bu yıl neyle görevli? Gelecek yıl kalırsa pozisyonu ve görevi ne olacak?

Baş altı rolü
Eğer Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’2011’inde Alex, “ofansif orta saha”  rolü oynuyorsa, Brezilyalı için (kalırsa) gelecek sezonun da hiç kolay geçeceğini sanmıyorum. Çünkü 6 yıl boyunca “oyunun tek yönünü oynuyor, geriye yardımı kısıtlı vb.”  kıstaslarla eleştirilen, bu sezonun başlarında da o yüzden sayısız defa kenara alınan Alex’in bu yaştan sonra futbolu iki yönlü oynamaya başlayacağını zannetmiyorum. Üstelik Alex bir kulüpte kalıp 20-30 dakikalara razı olacak, sessiz sakin kulübede oturacak bir karaktere de sahip değil… Alex,  “baş altı”  rolünü kabul edecek olsaydı; sezonun başlarında “İlk defa Brezilya’ya dönmeyi bu kadar ciddi düşünüyorum” / “Kocaman’ın bütün görüşlerine katılmıyorum, ama saygı duyuyorum”  benzeri lafları etme ihtiyacı duymazdı.   

Yeni kontrat
Sezon sonunda Alex’in kontratını uzatıp kulüpte tutacaksanız, galiba sözleşmede yazılı olmayacak şu şartları da kabul etmiş sayılacaksınız:
1)  Alex, takımın sıradan oyuncularından biri olmaz, olamaz. Büyük ihtimalle F.Bahçe’de de yıldız muamelesi görebileceği seneye kadar kalacak, sonra yine star kabul edileceği bir Brezilya kulübüne gidecek.
2)  Alex artık orta saha oyuncusu değil. En azından 30’unu geçtiğinden beri değil. Artık o santrfor. İyi gol koklayan, müthiş gol vuruşları olan, senede iki haneli gol atıp asist yapan santrfor. Arada orta sahaya yardım ederse, o da cabası…

Kocaman ne yapmalı?
Bu durumda Kocaman, Alex’in kontratını yenileyecekse artık planlarını çift santrfora göre yapmalı. Fenerbahçe’nin şu anda elinde iki harika santrfor (Alex ve Niang) var. Kocaman bu ikilinin arkasına dizeceği 8 adamı ona göre seçmeli. Alex’i Fenerbahçe makinesinin “işlemci”si olarak görmemeli, galiba  artık o dönem bitti. Artık Fenerbahçe’nin yeni işlemcisi Emre, hatta belki bu makine (kusursuz çalışabilmek için) bir işlemciye daha ihtiyaç duyabilir. Alex’se yeni makinenin sadece “yazıcı”sı hükmünde olacak. Asist yazacak, gol yazacak. 6 sezondur yürüttüğü takımın beyni, makinenin işlemcisi rolünüyse artık yeni nesil, daha hızlı adamlara devretmek zorunda… 



Uğur Meleke

7 Ekim 2010 Perşembe

Ya Mesut Atarsa




Almanya’ya gidiyoruz. Pasaportta vize var, ama yurtdışına çıkıyormuşuz gibi hissetmiyorum. Almanya’ya sempatim bir yana, oradaki bizimkilere sempatim daha başka.
Bu yüzden hiç yabancı bir yere gidiyormuş gibi hissetmedim Almanya’ya giderken. Yine öyle...
Nasıl Batı Berlin, SSCB etki alanında duvarlarla çevrili bir ayrı bölgeydi. Sanki Berlin de bugün bizim için öyle. Köln gibi, Münih gibi ve Gelsenkirchen gibi...  
Dün takımın Berlin’e inişini görmüşsünüzdür. Karşılayanların yarattığı kalabalığı... Kreuzberg’deki Türk sayısı, Bilecik’tekinden fazla mıdır? Mümkün! Ve o kalabalık, bildiğin bayram yaşıyor.
Seyrederken hep aklıma gelen bir daha kafamı kurcalıyor. Ya bizim ülkemizde bir milli takım böyle karşılansa... Kim bilir neler hissederiz! Kim bilir Almanlar neler hissediyor! Hayır onlar için üzüldüğüm yok! Sadece empati...
Karşılayanların belki tamamı Almanya doğumlu. Belki yarısının babası da Almanya doğumlu. Herkesin cebinde Alman pasaportu var. Daha enteresanı karşıladıkları takımda Almanya’da doğmuş tam 7 oyuncu var.
Düşünün! Belki İstanbul’da bir Alman Lisesi var, ama orada ‘Berlin Beşiktaş’ diye bir takım var.
Pazar akşamı Trabzon’da, Beşiktaş’ın ne yapacağını merakla bekleyenler belki de mağlubiyet sonrası program/yorum filan seyretmek istemeyip kanal değiştirdiler ve Real  La Coruna maçını seyrettiler. Mesut’u merak ederek. Ve gol attığını görüp sevindiler.
Sonra da bu sabah bu sayfalarda Almanya’daki Türk oyunculardan sorumlu Erdal Keser’in şu açıklamasını okudular: “Eğer Mesut bize karşı gol atarsa, Alman taraftarların köşesine koşsun. Onlarla birlikte sevinsin. Bir insan tüm benliği ile tercih ettiği ülke adına sevinmeli. Diğer davranışların hepsi sahte olacaktır”.
Almanya’nın bizim için yetiştirdiği en inanılmaz yeteneklerden biri olan Keser’in ‘Alman taraftarların köşesi’ tanımlamasının üzerinde mi durmalı, kimin nerede kiminle sevinmesi gerektiği üzerine dönen tartışmanın ilginçliğine mi?

Gereğinden karmaşık!
Yeterince karmaşık değil mi? Bir büyük takımdan başka bir takıma transfer olan oyuncu eski takımına gol atınca sevinmiyor ya bizim ülkede! Ama milli takım tercihi nedeniyle sevinmeli mi oyuncu! Sevinmezse Almanlar sorun edebilir zaten. Sevinse biz eder miyiz!
Gereğinden fazla karmaşık değil mi?
-2005 Ekim'inde Olimpiyat Stadı’ndaydık. Türkiye, Almanya’yla bir hazırlık maçı oynuyordu. İlk golümüzü Halil Altıntop atmıştı. Uzun süre hangi milli takımı seçeceğini düşünen, sonra belki de Hamit’in isteğiyle Türkiye’yi tercih etmiş bir oyuncumuz. Sonra 17 yaşında Almanların hayret ve beğeniyle izlediği Nuri oyuna girdi. O dönem Bundesliga’da, Dortmund’da forma giymeye başlamış ve lig tarihinde forma giyen en genç oyuncu olan Nuri. O da attı maçın sonuna doğru. Çılgınlar gibi sevindi Almanya’nın en kalabalık taraftar grubuna her hafta stada toplayan Dortmund’un genç yıldızı..Onların yetiştirdiği 2 çocuğumuzla kazandık. Biz sevindik, ama Almanlar üzülmedi. İsyan etti. Ve çalışmaya başladılar.
-2006 Dünya Kupası sırasında 1 ayı aşkın bir süre Almanya’yı dolaştım. Türkiye yoktu. Gurbetçiler buna hayıflanıyordu nereye gitsek. Ancak ilginç bir şey oldu. Her geçen gün “Ah be abi keşke bizimkiler de burada olsaydı!” hayıflanışları gittikçe arttı. Tabii başka bir tavırla birlikte. Genç Türkler belki de ilk kez Almanya kupada ilerledikçe ellerinde bayraklarla sokağa dökülüp sevindi.
Bir yıl önce Halil ve Nuri’nin gollerine isyan eden Alman basını bu kez bir yol bulmuş olmanın mutluluğuyla sevindi. Bu konuda makaleler yazıldı. Bunun entegrasyonu kolaylaştıracak bir yol olduğu söylendi.
Bu uyanışa hükümetin tepkisi gecikmedi. Bu duruma anında reaksiyon verdiler.
-Ve son olarak 2008’de Yıldıray ve Halil, Avrupa Şampiyonası aday kadrosundan çıkarıldı. Bielefeld yakınlarındaki kamptan ayrıldılar. Uçağa binmediler, arabalarına binip evlerine gittiler. Yanlış anlaşılmasın! Bu tabii ki bir teknik ve taktik tercihti. Ancak o dönem Yıldıray’la Stuttgart’ta oynayan Serdar Taşçı için bu hiç kuşkusuz başka bir mana da ifade ediyordu.
İşte Mesut’un ve orada yaşayan bizimkilerin hikayesine böyle bakmak gerekir.
Şimdi Real’in yeni yıldızı Cuma akşamı bize karşı forma giyecek. Almanya’daki Türkler onunla gururlanacak. Yalan söylemeyeceğim, ben de gururlanacağım. Haziran boyunca her maçında gururlandığım gibi. Her hafta Real Madrid maçlarını başka bir keyifle seyrettiğim gibi.

Acı Vatan’ın forması
Türkiye’nin kazanmasını isteyeceğim hiç kuşkusuz. Hayatında basın tribününde sadece bir kez ayağa fırlamış biri olarak... 1975’te Kempten Almanya’da doğmuş İlhan Mansız’ın, Senegal’e attığı gol sonrası yerinden fırlayan ben, cuma akşamı bir Türk gazeteci olarak basın tribününe oturacağım.
Sahada Türk Milli Takımı formasıyla Schalke’de sivrilmiş Hamit olacak. Alman Milli Takımı formasıyla da aynı takımdan kardeşi Mesut.
Peki ben ne hissedeceğim?
Hamit gol atarsa çok sevineceğim kuşkusuz. Ama Mesut atarsa da üzülemeyeceğim.
Çünkü biliyorum ki o da gerçekten sevinemeyecek.
Çünkü biliyorum ki, futbolcu olmasaydı milli takımı karşılayanlar arasında o da olurdu.
O yüzden onun hayatını dajha fazla zorlaştırmayacağım. Acı Vatan’ın formasıyla da olsa..

Mehmet Demirkol - Milliyet

28 Eylül 2010 Salı

Analar Hep Hagi doğursun



Mehmet Topal iki ayda sıradan bir ön liberodan bir orta saha oyuncusuna dönüştü.
Hem de dünyanın en parlak iki liginden birinin liderinde ilk 11’de yer bularak.
Halbuki Topal bizim için tartışmalı bir oyuncu. Eksik kaldığını düşündüğümüz, sıradan gördüğümüz, eleştirdiğimiz futbolculardan. 2008 Avrupa Şampiyonası’ndan bu yana birçok kulüp tarafından takip ediliyor. Everton onu alamadığı için bizim anlata anlata bitiremediğimiz Fellaini’yi kadrosuna kattı. Ve şimdi Topal, müzesinde son 10 yılda iki kez finalde kaybettikleri 1 numaralı kupa hariç hemen her şey bulunan bir futbol geleneğinde.
Topal bana başka bir ismi hatırlatıyor. Sürekli yan pas, geri pas yapıyor artık futbolu bırakmalı dediğimiz Tugay Kerimoğlu’nu.
Hatırlarsınız bizim bunları söylememizin üzerinden 10 yıl geçmişti. Ve Blackburn taraftarı ‘Bırakmasın daha oynamalı’ diyordu.
Dünyanın en parlak diğer liginin az sayıdaki şampiyonlarından birinde kariyerini kahramanlar gibi tamamladı o da.
Bu iki örnek birşeyler anlatıyor olmalı.
Bunların üzerine çarşamba akşamı sahaya Kazan-Barcelona maçını yönetmek için çıkacak olan Cüneyt Çakır’ı koyun. Çakır, Oğuz Sarvan’dan 10 yıl sonra en büyük ligin bir parçası oluyor. Ahmet Çakar ve Oğuz Sarvan’dan sonra Şampiyonlar Ligi’nde düdük çalacak üçüncü Türk hakem olarak.
Çakır, 3 yılda ülkenin sıradan, hatta bu satırların yazarının ağzından çıkan kelimeyle ‘kötü’ bir hakem olmaktan nasıl Avrupa’nın seçkinleri arasına girebildi? O mu kötüydü, yoksa bizim algımız mı?
Tüm bunlar tesadüf olamaz...
Bizim genel olarak bu oyunla ve bu oyunun aktörlerini değerlendirmekle ilgili bir sorunumuz var. Bu çok açık.
Kabul edelim ki, bu topraklarda bu oyun, dünyanın geri kalanından farklı algılanıyor.
Valencia henüz 2 hafta önce bizim ligimizin en iyi 3 takımından birine deplasmanda tam 4 gol attı. Ligde 6 maçta sadece 1 gol yemiş olan Bursaspor’a.
Tam kadro değillerdi. Zaten büyük yıldızlarını sezon başında satmışlardı. Takımı 38 yaşında bir teknik direktörle yeniden kurmaya çalışıyorlardı. Sahaya Türkiye’nin sıradan olarak görülen oyuncularından biriyle çıktılar. Ve o gün Atatürk Stadı’nı dolduran hemen herkes, 5 yaşındaki çocuktan Ertuğrul Sağlam’a kadar herkes rakibin başka bir boyutta oynadığını söyledi. Bu başka boyuttaki takım transfer sezonunu 56 milyon euro kârla kapatmış, kadro boşaltmış, yeni yaptıkları stadın yarattığı ekonomik buhrandan çıkmaya çalışan bir ekipti.
Ve bu takımın başkanı son transfer sezonunda Türkiye Ligi’nin bir  numaralı alay konusu Güzia’yı maliyeti ve sakatlığı dolayısıyla almaktan ‘şimdilik’ vazgeçmişti.
Sıradan Topal ve mahsun Güzia’yı hedefe koyan bir takım nasıl olur da bizim şampiyonumuza 4 atıp, kendi liginin de zirvesine oturabiliyor? Sadece 5 hafta geçmiş olsa da misal Real’den çok daha keyifli bir takım oldukları konusunda herhalde bir şüphemiz yok.
Ve işte sıradan gördüğümüz bir “Örümcek” bu takımda oynuyor. Ve bu takımın hedefi bizim Güiza’yı almaktı.
Kötü hakemliğimizin sıradan ve kötü bir temsilcisi de Barça’nın yıldızlarını tekmelerden korumaya Tataristan’a yollanıyor. Ujfalusi’nin Goikoetxea’ya özenip Messi’nin bileğini kırmaya niyetlenmesinden ve dünyanın ayağa kalkmasından çok az sonra hem de. Messi ve Barça hassasiyetleri tavan yapmışken...
Ben UEFA hakem komitesinin başında olsam bu maça en güvendiğim hakemlerden birini yollarım. Siz?
Ve sonuçta derbilere yabancı hakem istenmesinin üzerinden henüz bir yıl geçmeden son derbiyi yöneten hakem, Kazan-Barça maçına gidiyor. Kazan’da bir Türk, Türk’ün havayollarının reklamında Barça varken...
Peki tüm bunlar nasıl oluyor? Biz neyi ıskalıyoruz?
Tüm bu anlaşılmaz ikilemler bizim kaderciliğimizin hal resmi değil mi?
Biz Tanrı’nın lütfu büyük yetenekler istiyoruz. Topallar, Tugay’lar bizi kesmiyor. La Liga tarihine adını yazdırmış Nihat’ı hiç duraksamadan protesto ediyoruz.
Biz büyük ve çok yetenekli oyunculardan müteşekkil kuşaklar istiyoruz. İstiyoruz ki analar hep Hagi doğursun...
Öte yandan büyük ve delikanlı, kodu mu oturtan otoriter hakemler peşindeyiz...
Tanrı bize bunları versin istiyoruz.
Versin ve biz onların sırtında yükselelim. Peşlerine takılalım. Biz bir şey yapmayalım. Ama analar hep doğursun.
Topal’ı onlar oynatsın...
Tugay’ı onlar ayakta alkışlasın.
Nihat’ı Avrupa’nın en iyi golcüleri arasına onlar soksun.
Bizi yabancı hakem isteyelim onlar Türk hakemine en krtitik maçı versin.
Bu işte bir yanlışlık var.
Vasatları mükemmel bir sistemin parçası yapmak emek ister. Ve biz bunu hiç sevmiyor, bunu anlamıyoruz.
Biz analar hep Hagiler doğursun istiyoruz. Biz tepe tepe kullanalım.


Mehmet Demirkol - Milliyet