mehmet demirkol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet demirkol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2010 Perşembe

Ya Mesut Atarsa




Almanya’ya gidiyoruz. Pasaportta vize var, ama yurtdışına çıkıyormuşuz gibi hissetmiyorum. Almanya’ya sempatim bir yana, oradaki bizimkilere sempatim daha başka.
Bu yüzden hiç yabancı bir yere gidiyormuş gibi hissetmedim Almanya’ya giderken. Yine öyle...
Nasıl Batı Berlin, SSCB etki alanında duvarlarla çevrili bir ayrı bölgeydi. Sanki Berlin de bugün bizim için öyle. Köln gibi, Münih gibi ve Gelsenkirchen gibi...  
Dün takımın Berlin’e inişini görmüşsünüzdür. Karşılayanların yarattığı kalabalığı... Kreuzberg’deki Türk sayısı, Bilecik’tekinden fazla mıdır? Mümkün! Ve o kalabalık, bildiğin bayram yaşıyor.
Seyrederken hep aklıma gelen bir daha kafamı kurcalıyor. Ya bizim ülkemizde bir milli takım böyle karşılansa... Kim bilir neler hissederiz! Kim bilir Almanlar neler hissediyor! Hayır onlar için üzüldüğüm yok! Sadece empati...
Karşılayanların belki tamamı Almanya doğumlu. Belki yarısının babası da Almanya doğumlu. Herkesin cebinde Alman pasaportu var. Daha enteresanı karşıladıkları takımda Almanya’da doğmuş tam 7 oyuncu var.
Düşünün! Belki İstanbul’da bir Alman Lisesi var, ama orada ‘Berlin Beşiktaş’ diye bir takım var.
Pazar akşamı Trabzon’da, Beşiktaş’ın ne yapacağını merakla bekleyenler belki de mağlubiyet sonrası program/yorum filan seyretmek istemeyip kanal değiştirdiler ve Real  La Coruna maçını seyrettiler. Mesut’u merak ederek. Ve gol attığını görüp sevindiler.
Sonra da bu sabah bu sayfalarda Almanya’daki Türk oyunculardan sorumlu Erdal Keser’in şu açıklamasını okudular: “Eğer Mesut bize karşı gol atarsa, Alman taraftarların köşesine koşsun. Onlarla birlikte sevinsin. Bir insan tüm benliği ile tercih ettiği ülke adına sevinmeli. Diğer davranışların hepsi sahte olacaktır”.
Almanya’nın bizim için yetiştirdiği en inanılmaz yeteneklerden biri olan Keser’in ‘Alman taraftarların köşesi’ tanımlamasının üzerinde mi durmalı, kimin nerede kiminle sevinmesi gerektiği üzerine dönen tartışmanın ilginçliğine mi?

Gereğinden karmaşık!
Yeterince karmaşık değil mi? Bir büyük takımdan başka bir takıma transfer olan oyuncu eski takımına gol atınca sevinmiyor ya bizim ülkede! Ama milli takım tercihi nedeniyle sevinmeli mi oyuncu! Sevinmezse Almanlar sorun edebilir zaten. Sevinse biz eder miyiz!
Gereğinden fazla karmaşık değil mi?
-2005 Ekim'inde Olimpiyat Stadı’ndaydık. Türkiye, Almanya’yla bir hazırlık maçı oynuyordu. İlk golümüzü Halil Altıntop atmıştı. Uzun süre hangi milli takımı seçeceğini düşünen, sonra belki de Hamit’in isteğiyle Türkiye’yi tercih etmiş bir oyuncumuz. Sonra 17 yaşında Almanların hayret ve beğeniyle izlediği Nuri oyuna girdi. O dönem Bundesliga’da, Dortmund’da forma giymeye başlamış ve lig tarihinde forma giyen en genç oyuncu olan Nuri. O da attı maçın sonuna doğru. Çılgınlar gibi sevindi Almanya’nın en kalabalık taraftar grubuna her hafta stada toplayan Dortmund’un genç yıldızı..Onların yetiştirdiği 2 çocuğumuzla kazandık. Biz sevindik, ama Almanlar üzülmedi. İsyan etti. Ve çalışmaya başladılar.
-2006 Dünya Kupası sırasında 1 ayı aşkın bir süre Almanya’yı dolaştım. Türkiye yoktu. Gurbetçiler buna hayıflanıyordu nereye gitsek. Ancak ilginç bir şey oldu. Her geçen gün “Ah be abi keşke bizimkiler de burada olsaydı!” hayıflanışları gittikçe arttı. Tabii başka bir tavırla birlikte. Genç Türkler belki de ilk kez Almanya kupada ilerledikçe ellerinde bayraklarla sokağa dökülüp sevindi.
Bir yıl önce Halil ve Nuri’nin gollerine isyan eden Alman basını bu kez bir yol bulmuş olmanın mutluluğuyla sevindi. Bu konuda makaleler yazıldı. Bunun entegrasyonu kolaylaştıracak bir yol olduğu söylendi.
Bu uyanışa hükümetin tepkisi gecikmedi. Bu duruma anında reaksiyon verdiler.
-Ve son olarak 2008’de Yıldıray ve Halil, Avrupa Şampiyonası aday kadrosundan çıkarıldı. Bielefeld yakınlarındaki kamptan ayrıldılar. Uçağa binmediler, arabalarına binip evlerine gittiler. Yanlış anlaşılmasın! Bu tabii ki bir teknik ve taktik tercihti. Ancak o dönem Yıldıray’la Stuttgart’ta oynayan Serdar Taşçı için bu hiç kuşkusuz başka bir mana da ifade ediyordu.
İşte Mesut’un ve orada yaşayan bizimkilerin hikayesine böyle bakmak gerekir.
Şimdi Real’in yeni yıldızı Cuma akşamı bize karşı forma giyecek. Almanya’daki Türkler onunla gururlanacak. Yalan söylemeyeceğim, ben de gururlanacağım. Haziran boyunca her maçında gururlandığım gibi. Her hafta Real Madrid maçlarını başka bir keyifle seyrettiğim gibi.

Acı Vatan’ın forması
Türkiye’nin kazanmasını isteyeceğim hiç kuşkusuz. Hayatında basın tribününde sadece bir kez ayağa fırlamış biri olarak... 1975’te Kempten Almanya’da doğmuş İlhan Mansız’ın, Senegal’e attığı gol sonrası yerinden fırlayan ben, cuma akşamı bir Türk gazeteci olarak basın tribününe oturacağım.
Sahada Türk Milli Takımı formasıyla Schalke’de sivrilmiş Hamit olacak. Alman Milli Takımı formasıyla da aynı takımdan kardeşi Mesut.
Peki ben ne hissedeceğim?
Hamit gol atarsa çok sevineceğim kuşkusuz. Ama Mesut atarsa da üzülemeyeceğim.
Çünkü biliyorum ki o da gerçekten sevinemeyecek.
Çünkü biliyorum ki, futbolcu olmasaydı milli takımı karşılayanlar arasında o da olurdu.
O yüzden onun hayatını dajha fazla zorlaştırmayacağım. Acı Vatan’ın formasıyla da olsa..

Mehmet Demirkol - Milliyet

28 Eylül 2010 Salı

Analar Hep Hagi doğursun



Mehmet Topal iki ayda sıradan bir ön liberodan bir orta saha oyuncusuna dönüştü.
Hem de dünyanın en parlak iki liginden birinin liderinde ilk 11’de yer bularak.
Halbuki Topal bizim için tartışmalı bir oyuncu. Eksik kaldığını düşündüğümüz, sıradan gördüğümüz, eleştirdiğimiz futbolculardan. 2008 Avrupa Şampiyonası’ndan bu yana birçok kulüp tarafından takip ediliyor. Everton onu alamadığı için bizim anlata anlata bitiremediğimiz Fellaini’yi kadrosuna kattı. Ve şimdi Topal, müzesinde son 10 yılda iki kez finalde kaybettikleri 1 numaralı kupa hariç hemen her şey bulunan bir futbol geleneğinde.
Topal bana başka bir ismi hatırlatıyor. Sürekli yan pas, geri pas yapıyor artık futbolu bırakmalı dediğimiz Tugay Kerimoğlu’nu.
Hatırlarsınız bizim bunları söylememizin üzerinden 10 yıl geçmişti. Ve Blackburn taraftarı ‘Bırakmasın daha oynamalı’ diyordu.
Dünyanın en parlak diğer liginin az sayıdaki şampiyonlarından birinde kariyerini kahramanlar gibi tamamladı o da.
Bu iki örnek birşeyler anlatıyor olmalı.
Bunların üzerine çarşamba akşamı sahaya Kazan-Barcelona maçını yönetmek için çıkacak olan Cüneyt Çakır’ı koyun. Çakır, Oğuz Sarvan’dan 10 yıl sonra en büyük ligin bir parçası oluyor. Ahmet Çakar ve Oğuz Sarvan’dan sonra Şampiyonlar Ligi’nde düdük çalacak üçüncü Türk hakem olarak.
Çakır, 3 yılda ülkenin sıradan, hatta bu satırların yazarının ağzından çıkan kelimeyle ‘kötü’ bir hakem olmaktan nasıl Avrupa’nın seçkinleri arasına girebildi? O mu kötüydü, yoksa bizim algımız mı?
Tüm bunlar tesadüf olamaz...
Bizim genel olarak bu oyunla ve bu oyunun aktörlerini değerlendirmekle ilgili bir sorunumuz var. Bu çok açık.
Kabul edelim ki, bu topraklarda bu oyun, dünyanın geri kalanından farklı algılanıyor.
Valencia henüz 2 hafta önce bizim ligimizin en iyi 3 takımından birine deplasmanda tam 4 gol attı. Ligde 6 maçta sadece 1 gol yemiş olan Bursaspor’a.
Tam kadro değillerdi. Zaten büyük yıldızlarını sezon başında satmışlardı. Takımı 38 yaşında bir teknik direktörle yeniden kurmaya çalışıyorlardı. Sahaya Türkiye’nin sıradan olarak görülen oyuncularından biriyle çıktılar. Ve o gün Atatürk Stadı’nı dolduran hemen herkes, 5 yaşındaki çocuktan Ertuğrul Sağlam’a kadar herkes rakibin başka bir boyutta oynadığını söyledi. Bu başka boyuttaki takım transfer sezonunu 56 milyon euro kârla kapatmış, kadro boşaltmış, yeni yaptıkları stadın yarattığı ekonomik buhrandan çıkmaya çalışan bir ekipti.
Ve bu takımın başkanı son transfer sezonunda Türkiye Ligi’nin bir  numaralı alay konusu Güzia’yı maliyeti ve sakatlığı dolayısıyla almaktan ‘şimdilik’ vazgeçmişti.
Sıradan Topal ve mahsun Güzia’yı hedefe koyan bir takım nasıl olur da bizim şampiyonumuza 4 atıp, kendi liginin de zirvesine oturabiliyor? Sadece 5 hafta geçmiş olsa da misal Real’den çok daha keyifli bir takım oldukları konusunda herhalde bir şüphemiz yok.
Ve işte sıradan gördüğümüz bir “Örümcek” bu takımda oynuyor. Ve bu takımın hedefi bizim Güiza’yı almaktı.
Kötü hakemliğimizin sıradan ve kötü bir temsilcisi de Barça’nın yıldızlarını tekmelerden korumaya Tataristan’a yollanıyor. Ujfalusi’nin Goikoetxea’ya özenip Messi’nin bileğini kırmaya niyetlenmesinden ve dünyanın ayağa kalkmasından çok az sonra hem de. Messi ve Barça hassasiyetleri tavan yapmışken...
Ben UEFA hakem komitesinin başında olsam bu maça en güvendiğim hakemlerden birini yollarım. Siz?
Ve sonuçta derbilere yabancı hakem istenmesinin üzerinden henüz bir yıl geçmeden son derbiyi yöneten hakem, Kazan-Barça maçına gidiyor. Kazan’da bir Türk, Türk’ün havayollarının reklamında Barça varken...
Peki tüm bunlar nasıl oluyor? Biz neyi ıskalıyoruz?
Tüm bu anlaşılmaz ikilemler bizim kaderciliğimizin hal resmi değil mi?
Biz Tanrı’nın lütfu büyük yetenekler istiyoruz. Topallar, Tugay’lar bizi kesmiyor. La Liga tarihine adını yazdırmış Nihat’ı hiç duraksamadan protesto ediyoruz.
Biz büyük ve çok yetenekli oyunculardan müteşekkil kuşaklar istiyoruz. İstiyoruz ki analar hep Hagi doğursun...
Öte yandan büyük ve delikanlı, kodu mu oturtan otoriter hakemler peşindeyiz...
Tanrı bize bunları versin istiyoruz.
Versin ve biz onların sırtında yükselelim. Peşlerine takılalım. Biz bir şey yapmayalım. Ama analar hep doğursun.
Topal’ı onlar oynatsın...
Tugay’ı onlar ayakta alkışlasın.
Nihat’ı Avrupa’nın en iyi golcüleri arasına onlar soksun.
Bizi yabancı hakem isteyelim onlar Türk hakemine en krtitik maçı versin.
Bu işte bir yanlışlık var.
Vasatları mükemmel bir sistemin parçası yapmak emek ister. Ve biz bunu hiç sevmiyor, bunu anlamıyoruz.
Biz analar hep Hagiler doğursun istiyoruz. Biz tepe tepe kullanalım.


Mehmet Demirkol - Milliyet